Follow by Email

18.9.09

bir yoldur göçebe hayatlar




ahmet esmer'e teşekkürler




Çoluk çocuk, genç-yaşlı kadınlı erkekli bir insan seli ve kağnılardan oluşan bir toz bulutu yarı ağlamaklı çoğu ağlamaktan bitap bir kafile halinde ilerliyorlardı. Sarı kafasında iki küçük koyu nazar boncuğu parlayan Salih bütün bu olup bitene ve biteviye giden yola anlam veremeden anasının sırtında sessizce ağlamadan izliyordu gökyüzünü. Bir yere yetişecekmişçesine telaşlı olmasalar da bir an önce oldukları yerde olmamalıydılar, gitmeliydiler gece gündüz, nereye gittiklerini çok azının hatırladığı ve birçoğunun hiç bilmediği o yere doğru. Güçleri tükenene değin gidebildikleri kadar hiç durmadan gitmeliydiler. Yol bitmek bilmiyordu. Yorgundu insanlar hiçbir yere gitmek istemeyecek kadar, yinede gitmeliydiler, birçoğunun o hiç bilmedikleri yere. Gitmeliydiler istenmedikleri o yerden.
Ali’den olma Emine’den doğma küçük Salih yol alıyordu akıbetini hiç bilmeden Gülcemal’e doğru yol alıyordu tüm kağnılar ve yangında ilk kurtarılacak anılarıyla beraber insanlar. Derken tükendi bazıları, tükendi kağnı arabalarını çeken hayvanlar, kıyı görülmeden sığınılacak limanlar ardılar. Birçoğu dayanabilirken dayanamayanlarda oldu bu ansız amansız yolculuğa, yarı yolda kalanlar oldu. Uyandığında küçük Salih bir an yalnız sandı kendini şu koca dünyada. Hissedemedi sıcaklığını anasının. Bir kağnıya bindirilmişti solgun bedeni Emine’nin kenara sokuşturulmuş bebesiyle beraber kat edecekti geri kalan yolu. Çok sürmedi Salih’in kağnıdaki yolculuğu. Aldılar yengesine verdiler, ardından ağabeyi taşıdı. Bir süre sonra elinden kim tutu kim sürükledi bilinmiyor. O koca iki mavi göz hep birilerinin yakasına koluna kanadına bir nazar boncuğu gibi ilişip devam ediyordu ilerlemeye ta ki sahibi yorulup devredecek birini bulana dek. Kim tutuyordu elini en son kim çekiştiriyordu küçük bedenini bilinmeze doğru artık umurunda değildi küçük Salih’in kimse durmuyordu, o da durmamalıydı. Yolda kalanlar vardı, yola çıkamayanlar gibi yolun sonunu göremeyecekler gibi. Ağlıyordu tüm bebeler ve çocuklar açlıktan, az kalmıştı doyacaktı karınları, bir parça çavdar ekmeği ve suyla, az kalmıştı o sığınılacak limana…

4.9.09

kitap


En çok da bu sayfanın adı soruluyor, 'nedir bu Kitapları Yakın' diye. Yıllar önce okuduğum bir öyküden kalmıştı aklımda. Darbe olduğunda öyküdeki çocukla aynı yaştaydık hemen hemen ve benzer şeyleri yaşamıştık. (Zaten öyküyü okuyunca her şey size de tanıdık gelecektir.) Öyküdeki babanın oğlunu kurtarmak için aklına ilk gelen şeyin 'Kitapları yakın' olması, o günleri ve sonrasını da özetliyordu bana göre. Buyrun öyküye...

El kadar çocuktum. (Annem öyle derdi, her kabahatim affedilirdi.)
Üç abimin de evde olmadığı günler vardı. Babama hiçbir şey sormazdı annem. Ağlardı. Sadece ağlardı, ağabeylerimin yokluğuna. Annemin gözyaşlarıyla konuşurdu babam.
“Bildiri dağıtırken yakalanmışlar. Gözaltındaymışlar.”
İyi, derdim. Bir göz onları koruyor, kaybolmadılar. Yarın birgün çıkıp gelirler.
Beklerdim...
Okulda.
Sokakta.
Yağan karda. Yağmurda.
Arkadaşlarımla oynadığımız oyunların ortasında. Yardımsız kalmış ödevlerimin zorluğunda.
Hiçbir şey anlamadan sadece şöyle bir baktığım kitaplarının sayfalarında.
Beklerdim...
Beklerdik... Gün boyu ağlayıp duran annemin suskunluğunda. Annemin, Allahtan sonra güvendiğim sensin, diye dualar mırıldandığı Kıbrıs haritası üzerinde ellerinde silahlarıyla koşuşturan askerlerin arasında gülümseyen Ecevit’in mavi gömleğinde. Yoksulluğumuzu unutturan teneke sobanın sıcağında. Yollarda. Akşam eve yorgun argın dönen babamın gözlerinde, dudaklarında. Beklerdik...
El kadar çocuktum. Sabahın köründe bir telaş.
“Kitapları yakın” diyor babam. “Girdikleri her evi didik didik arıyorlarmış.”
Aşağı mahallede oturan öğretmenle oğlunu kitapları yüzünden götürdüklerini söylüyor.
“Siz giderseniz bir daha bulamam” diyor, söz dinlemez üç deli yüreğe. “Gözümün köküsünüz. Bu bir rüzgâr, kimse duramaz önünde. Kayayı toz eden... Siz daha bebeksiniz, neler gördük biz. Kitaplarınızı yeniden alırsınız, ama ben sizi bir kaybedersem bir daha bulamam. Duvarları yazarken yakalandığımız gibi değil bu. Bildiriden gözaltına alınmanız gibi hiç değil.”
Ömer’i de götürmüşler. Garson Mustafa’yı. Bakkal Hasan amcanın damadı Metin’i...
Sekiz köşeli şapkasının siperine değiyor kaşları.
Askerliğini Gelibolu’da yapmasıyla gurur duyan Atatürk kaşlı babam.
Hiç değilse çocukların hayatı kurtulur diyerek iki inek, dört koyun, bir eşeği satıp şehre göçmüş babam.
Yazları el arabasıyla hamallık, kışları inşaat işçisi.
“Yok ki bir tanıdık şu hastaneye paspasçı olarak aldırsın” ya da “Bir adamını bulsak da şu okula hademe olarak girsem” diye ömür çürütmüş babam.
“Şu yaşıma geldim, anladım ki Allah da sevmiyormuş yoksulları”, dedikçe, tövbe etmesi için annem tarafından azarlanan babam.
El kadar çocuktum. Ateşi küllenmemişti banyo sobasında yanan kitapların. Şapkasını saygıyla çıkarmıştı, bir dudağı yerde bir dudağı gökte komutanın karşısında esas duruştaydı babam.
Üç asker evin altını üstüne getiriyordu. Kaybettikleri bir şeyi arıyorlardı. Bize ne zaman gelmişlerse artık. İçimden güldüm.
“Siz de şöyle geçin” diye gürledi annemle bana. Korktum, içimden gülmemi mi duymuştu? Elindeki nüfus cüzdanlarımızı dizine vurdu. Pat. Pat. Pat.
Babam, annem, üç abim ve el kadar ben.
“Esas duruşu bilmiyon mu teyze?” dedi, şapkası tavana değerken.
Usulca dokundu babam. Evi dolduran korkuyu yararak yanlarına düştü annemin kolları.
“Bilmez beyim.” Sırayı bozup yarım adım öne çıktı. Bizi arkasına saklamak ister gibi. Ne yapacaksanız bana yapın, der gibi. “Nereden bilsin. Köylü kadın. Ben de Gelibolu’da öğrendim. O zaman üç yıldı...”
Sözünü bitiremedi babam.
“Beyim yok bundan böyle. Komutanım diyeceksin, komutanım.”
Biri yerde, biri gökteki dudaklarının arasından çıkan alev yüzümüzü, gözümüzü, elbiselerimizi, çoğu eskiciden alınmış ya da çöpe atmak yerine hamal babama verilmiş eşyaları yakıp geçti.
“Komutanım var artık.”
Nüfus cüzdanlarımız; pat, pat.
En büyük abimin gözleri, bir delinin gözleriydi.
Esas duruşumu bozup annemin yanına geçtim usulca.
Gözleri üzerimdeydi. Üç adım arkasında, silahlarını çapraz tutmuş askerlerin de.
Elindeki kitabı göstererek, “Bundan başka bir şey yok komutanım” dedi odadan çıkan askerlerden biri.
Anneme sarılıp gözlerimi kapattım.
Nüfus cüzdanlarımız odadan çıkan askerin, kitap komutanın elindeydi gözlerimi açtığımda.
“Kimin bu kitap?” Gözler, en büyük abimin deli gözbebeklerinde.
Kitaba baktım. Goriot Baba.
“Benim.”
Sesli mi söylemiştim içimden mi bilmiyorum.
“Benim komutanım. Öğretmenimiz, yaz tatilinde okuyun, diye ödev vermişti.”
“Komünist mi öğretmenin?”
“Yok. Ali Topçu.”
“Senin adın ne?” Soru bana değildi. Deligözbebeklerine.
“Gani.”
“Gani” dedi belli belirsiz bir sesle. “Anlamı ne?”
“Allahın adlarından” dedi babam.
Evi dolduran korku cisimleşmişti.
Askerler, babam, annem, üç abim ve ben, bedenimizi saran korkudan korkuyorduk. En çok da ben...
“Sen bizimle geliyorsun Gani Baba.”
Asker, abimin nüfus cüzdanını alıp diğerlerini babama uzattı.
Komutan. Goriot Baba.
İki asker.
Gani abim.
Üç asker.
Çıkıp gittiler.
El kadar çocuktum. Kabahatim büyüktü. Okurum diye mi almıştım, yoksa kapağındaki resmi mi sevmiştim? Goriot Baba’yı ders kitaplarımın arasında unutmuştum.
Ağladım.
Annemin göğsüne yaslayıp başımı ağladım.
Ağladık.
“Üzülme” dedi babam. “O kitabı bulmasalardı da götüreceklerdi abini.”
On dört ay.
Tek bir haber çıkmadı abimden.
Hangi kapıyı çaldıysa “Burada öyle biri yok” dediler babama. Bir başka kapı. Bir başkası...
Kovdular.
Küfrettiler.
Bıyığındaki ve parmaklarındaki tütün sarısı her gün biraz daha koyulaştı.
“Umut” dedi her sabah evden çıkarken. “Ya umut.”
Kimi gün annem de peşine düştü babamın dilinden düşürmediği umudun.
Giderken.
Önde; Sekiz köşe şapka. Şapkayı yalayıp göğe savrulan sigara dumanı. Eski ceket. Ceketten de eski pantolon. Ankara lastiği.
Arkada; Örme kazak. Çiçekli şalvar. Ankara lastiği.
Dönerken.
İki hüzün.
İlk altı ay hiç durmadan ağladı annem.
Duvarlarla konuştu. Eşyalarla. Duvarlar biraz daha eskidi. Eşyalar da.
Sokaklara taştı annem.
Evlerle konuştu. Yollarla. Ağaçlar. Kuşlar. Bulutlarla.
Çıt çıkmadı hiç birinden.
Bir tek kâbuslar yanıt verdi sorusuna. Karanlığın derinliğinden metal bir fısıltıyla konuştu kâbuslar: Oğlun öldü. Öldürdüler oğlunu. Unut artık.
El kadar çocuktum. Bütün bunların sorumlusu bendim. Suçluydum. Suçun büyüğü bendeydi. Birazı da Goriot Baba’da.
Misket de oynamıyordum, boş arsada top da.
Duvar diplerine çöküp içimdeki yılanların ölmesini bekledim. Dizlerimin titremesinin geçmesini.
‘Tazı’, demiyordu arkadaşlarım artık. Yeni bir lakap bulmuşlardı: ‘Sessiz’.
El kadar çocuktum.
On dört ay sonra. Bir sabah. Daha güneş doğmamışken. Çıkıp geldi Gani abim.
El kadardı.

Radikal'in kitap dergisinin ekinde alıntı yapılmıştır.

Kaynak DERVİŞ ŞENTEKİN

28.5.09

çocuk


Bir fotoğraf neden birçok duyguyu alevlendirir içimizde bazen biliyor musunuz? Ya, içinde sen varsındır, ya da içindeki parlayan o gözleri tanıyorsundur veya seni çekip götürür o adsız ansız zamana, hiç bitmeyene ve bitmeyecek olana, çok şey anlatır işte o zaman bir fotoğraf insana. Bir fotoğraf gerçekse çok şey paylaşır izleyici ile işte bu fotoğraf da onlardan biri fakat içinde ne ben varım ne de tanıdık birileri sadece içinde adı hiç geçmeyecek bir şeyi anlatıyor. Bir başlangıcın ta kendisini. Bir temmuz akşamında batan güneşin cılız ışık huzmesi ile aydınlattığı sokağı. Sessizliğin, ağaçsız, topraksız, arkadaşsızlığın kardeşsizliğin son hali gelip geçen, geçip gidecek günlerin ilkini. Bu fotoğraf onu oyuna dahil etmeyenlerin geride bıraktığı erken kişiyi. Her akşamüstü yorgun işçi babaların eve döndüğünde ardındaki yollarda bıraktığı ıssızlığı anlatır.

Çocuk topu duvara atar.
Duvar çocuğa atar, çocuk duvara, duvar çocuğa… çocuk… duvar… çocuk…

bu böyle sürer gider her akşam.

Hiç gelmeyen biri vardır. O gelmeyeni hiç bıkmadan beleyen bir çocuk. Beklerken büyüyen bir çocuk, büyürken hiçbir şeyin değişmeyeceğini anlamaya çalışan bir çocuk. Tıpkı fotoğraftaki gibi; bir çocuk bir duvar bir de arada gelip giden zaman.

Zaman durmaz çocuk büyür, duvar dipleri yine tenhadır ve artık anlamıştır, o hiç gelmeyenin yolu yokuştur.

hiperaktiftosbaa'ya teşekkürler...

22.5.09

açılın leennn


Sevgili arkadaşım barış almış yeni motosikletini (Yamaha XT660R) bana gelmiş nispet yapmaya, elbette kaptım hemen elinden makineyi “Açılın lennnn…” nağraları ile bir güzel gazladım evvela bir test edelim kornasına basalım değil mi ama. Nazar değmesin canavar bir makine çok saldırgan, tepkileri çok ani. Barışım gibi herkesin gönlündeki motosiklete kavuşmasını dilerim...

Bu küçük gezi susuzluğumu dindirmese de bir parmak bal çalınmış oldu sırıtan ağzıma. Eve çıkıp birer kahve içtik sohbet eşliğinde, ardından su dökerek uğurladım arkadaşımı bu canavarla bir tur daha attıktan sonra tabiî ki. Geri dönmeye pek istemesem de çok bekletmedim barışımı.

Ayaklarım yere bastı resmen. Bu gaz bana bir süre yeter.



18.5.09

Hani benim asi küheylanım nerede?


Rüzgâra hasret yel değirmeni misali varlığımın anlamını sorgular oldum. Beni bütünleyen özümün gizindeki sır kayboldu, büyü bozuldu. Haram oldu patikalar dar yollar. Nasıl bir büyüydü bu? Ne sırtımda kavuran güneşin sıcağı, ne postalımda yağmur suyu var yitip gitmişler. Ellerim donmuyor, alnıma vuran serin rüzgâr yok. Bahçelerden çalınan elmalar, dere boyu molalar yok. Şimdi göğün ve yeryüzünün binlerce rengi yok. Renksiz kaldı tüm gelincik tarlaları, kokularıyla birlikte gittiler. Bahar gelmedi hiç. Nerede o ateş başında dostlarla söylenen türkü? Gece boyu şiltenin üstünde izlediğim kayan yıldızlar, o yıldızlara bağladığım dileklerime ne oldu? Neredeler? Dağ başlarının güzel nefesine sığınıp şişelerce rakıyı abanarak içtiğimiz o kaçışlara ne oldu? “Sevemez kimse seni benim sevdiğim kadar” diye haykırdığımız o sevgili ne zaman terk etti? Geçmiş ve geleceğin o uç uca birleştirdiğimiz beyaz çizgiden elleri nasıl silindi. Evet şimdi daha iyi anlıyorum bütün bunların sebebi sendin küheylan. Nasıl ki gittin durdu zaman.


gelincik tarlası

15.5.09

cumartesi oldu hüzünlendim ben yine

Efkarlanırım

Mektup alır, efkarlanırım;
Rakı içer, efkarlanırım;
Yola çıkar, efkarlanırım.
Ne olacak bunun sonu, bilmem.
"Kazım'ın" türküsünü söylerler,
Üsküdar'da;
Efkarlanırım.

Orhan Veli Kanık

Yine neden efkârlısın demeyin bu kez yola çıkıp efkârlanmak yerine yolsuz kalıp efkârlandım. Bu sabah aylar öncesinden başlayan bir yol heyecanına iştirak edememenin üzüntüsünü yaşıyorum.

Ah ah ne olacak bunu sonu bilmem. Hafta içi en sevmediğim motosiklet ustalarını bir bir dolandım yedek parça bulmak umuduyla, buldum bulmasına da parçalar bütünün fiyatına yaklaşınca çaresiz kaldım. Neyse bir süre daha erteledik bu tamir işini elde olmayan nedenlerden. Fakat Haziran'daki Ilıca gezisini kaçırmayı düşünmüyorum hiç..

Sevgili dirtycats üyeleri, arkadaşlarım, dostlarım, yoldaşlarım, dün rahatsız olduğumdan haftalık toplatıyada gelip sizlere iyi yolculuklar diliyemedim bu vesile ile hepinize güzel bir yol tatlı bir toros havası diliyorum.

Sizi burdan izliyorum…

dirtycats

gezi yazısı

11.4.09

Her yolun bir molası vardır


KARA BAHTIM KEM TALİHİM


Kara bahtım kem talihim taşa bassam iz olur

Başım bir Erciyes dağı yavru yavru

Yaz günleri kış olur

Ben feleğe neylemişem kırdı kanadımı kolumu

Heder eyledi yar yar yar

Ağustosta suya girsem balta kesmez buz olur

Yüz yaşında bir yar sevsem yavru yavru

On üçünde kız olur

Ben feleğe neylemişem kırdı kanadımı kolumu

Heder eyledi yar yar yar

Aziz Şenses


Türküden anlaşılacağı üzere bir süredir kem talihim bırakmıyor yakamı. İş sıkıntılarım vardı, bu ara yeni bir işle cebelleşmeye başladım tüm zamanımı alıyor bu blogda yazmayı planladığım geziler ve motosiklete dair bir çok şeyi de gerçekleştiremez hale geldim çünkü hem zaman sıkıntısı hemde motosikletin su koy vermesinden dolayı gezilere de grup toplantılarınada katılamaz oldum. Tam da motosikleti değiştirme hayalleri içersindeydim, bazen küçük bir dokunuşla hayatımızın alt-üst olduğu hoş olmayan sıkıntılı bir süreci nedeyse geride bırakmak üzereyim. Herşey peş peşe geldi bu nedenlerle zaten çok seyrek olan yazılarım bir süreliğine daha da seyrek olacak. İlk fırsatta motosikletime kavuşacağım umarım, bu arada da yine geçmiş eski gezilerimden bende önemli yer eden bir kaç geziyi daha ekliyliyceğim ilk fırsatta. Tüm bu süreç esnasında motosiklet ana konulu bloğumu motosiklet ve hayat olarak genellemeye daha farklı konularda da bir kaç şey paylaşmayı düşünüyorum en azından iki satında olsa bir şeyler yazmak ve paylaşmak istiyorum. Bir şeyler yazıp çizememek yeni katıldığım bu sistemde bir paylaşımda bulunamamak beni biraz üzüyor bu açıklamaya bu nedenden gerek duydum. Bu aralar izlediğim blogları bile okuyacak takip edecek zamanı bulamıyorum, fakat geç de olsa hepsini okuyorum okumaya çalışıyorum bu konuda ki bir kaç mailede cevap olmasını umuyorum bu hafifletici sebeplerin.


27.3.09

Tahaan ve Milyoner Boyle

Şimdilerde Milyoner filmini izlemiyenimiz yoktur. Bende izledim bu filmi ve filmin iç dinamiği mutlu sona sürüklerken o an çok da şikayetçi olmadım fakat içimi kemirip duran canımı yakan birşey vardı. Gereksiz ajitasyon. Bu Anglosaksonlar soyu değilmiydi Hindistanı yıllardır sömürenler peki şimdi yine bu ingiliz olan Boyle ne verdi bu filmde halkın yoksulluğu yine kendi kötü kişilerinin zulmü olduğunun yoksulluğun doğal olduğu bu bölgeye özgü olduğu izlenimi dışında ne verdi yada vermeye çalıştı Boyle insanlara umudun bir piyango yahut bir yarışmadan gelecek kazanılmamış bir parayla kurtuluş vaatleri dışında ne anlatmaya çalışıyordu. Bence koca bir hiç fakat bu filmin başarısı yine Boyle'in soydaşlarınca kanıtlanmıştı onca övgüyle ve ödüllerle. Klasik american tarzı kurgusu ve geçmişini görmezen gelip yarattığı çaresizliği ajite ederek buğdayını bir kez daha övütüp meyvesini yemeye çalışıyor bu acındırma plolitikası ile ve Boyle buna ne diyor; sanat, bu sanat filmi neden-sebep ikilemine hiç yer vermiyor dramatik yapısında. Damdan düşme, anadoğma Allah vergisi bir yoksulluk tablosu çiziyor, peki bu sanat kimin için? Ne veriyor konu edindiği halka ve sınıfa? Ne sömürmüşüz ya adamları demek içinse evet birileri dengeliri fena halde bozmuş, insanların yaşam hakklarının sınırlarını çizerek. Bu film bu nedenlerden dolayı beni çok rahatsız ediyor.

Bir diğer yüzü daha var elbette madalyonun o da Tahaan'ın çocuksu gözlerinden baktığımız, korkusuz umudu ve inanacı ile anlatılan Hindistan, o hindistanın onbeş dilini dinini olanca çeşitliliğini insancıllğını, yansıtıyor bu çocuk. Yalan bir vaatler değil gerçek bir umutla hayata sarılan doğrusunu yanlışını iyisini kötüsünü eleştirmeden objektif samami bir duyguyla sunan, bir çıkış yoluysa ayakta kalmayı sağlayan şey onu en basit şeylerden yola çıkılarak bulunmabileceği savını öne süren güzel ve oldukça keyifli bir flim TAHAAN. Santosh Sivan'ın kitabından senaryolaştırılmış, keşke kitabını okumuş olsaydım dedim izlemeden.

Gerçeğin küçük bir kesitide olsa en azından gerçek bir kesit, sorusu ve cevabı ile birlikte.

Asıl amacım Boyle kıl oluyorum ama Tahaanı çok beğendim demekti de yine lafı çok dolandırdım.

Bu defa genel kuralımı bozup kendime bir ayrıcalık tanıyorum ve blogumda genel amaçlı bir başka sayfa açamadığından motosiklet dışında bir konuya yer veriyorum.


17.3.09

Ne Kirli Kediymişim Bende Haberim Yokmuş

Biraz yorgun biraz bezgin bir ruh halindeyken, günü harika şekilde kapatacak bir sürpriz olayla acayip mutlu oldum… Motosiklet kullanmaya başladığım ilk zamanlarda ilgi ve alakalarını üstümden hiçbir zaman eksik etmeyen, yeri geldiğinde koruyan kollayan, asla yolda bırakmayan, paylaşmayı adet edinmiş ağabeylerimiz ve motosiklete kullanmaya gönül vermiş dostlarımızla kurduğumuz (gerçi bu gurup uzun zaman önce kurulmuştu) grubun internet sitesinde bu haftanın kirli kedisi seçilmişim çocuklar gibi mutluluğumun nedeni bu işte. Akşam üzeri daha geçen gün bloğumda yayınladığım bir yazıyı biraz değiştirip eklemek için siteye tıkladığında haftanın kirli kedisi kısmında kendi fotoğrafımı görünce ilkin çok şaşırdım fakat bir anda da sevindirik oldu verdim. Bu aralar böyle gazlara acayip ihtiyaç duyduğum bir dönemdeyim. Bu güzel jeste sevinmemek çok sevindim zaten aksi imkânsız. Bir kez daha bu oluşumun bir parçası olmaktan gurur duydum bencilce bir neden olabilir ama şimdi onlarla olan dostluğumu burada yazmaya kalksam buna ne kalemim yeter ne de gücüm yeter. Başkaları bu basit sayılabilecek duruma ne kadar sevinir bilemem ama uçtum işte… bir kez de büyük tiyatrosunda sahneye ilk çıkışımda bu kadar sevinmiştim onu da hiç unutmam herhalde, zaten şu kısacık hayatıma sığdırdığım birkaç olay dışında ne yaptım sorusunun ızdırabı ağır geliyor fakat “Şu hayatta bir sürü dost kazandım.” diyerek mutlu oluyorum. Arkadaşım motosiklet kullanın ama bunu da adam gibi yapmak lazım. Hayatta hiç bir şeyi laf olsun demeden adam gibi yapmaktan yana biri olarak eğer bir gün motosiklet kullanır ve yalnız olmak istemezseniz ki bu duygu yalnız motosiklet kullananlar iyi bilir çok sıkıcı bulurlar, neyse ben yaşamadım bu duyguyu çok şükür size tavsiye edebileceğim adres www.dirtycats.net olur. Aman şöyle kültürlüler, aman böyle elitler gibi bir yakıştırma yapacak durumda değilim ama çok sıkı adamlar bir tek bunu biliyorum bu da yeter. Bu arada bende acayip dalkavukluk yalakalık yaparım siz şartları söyleyin yeter ki… Bu blogda motosiklete ait şeyler yazmaya çalışıyorum bu da sağlam bir tüyo olsun motosiklet kullanan kullanmayan ve ya kullanacak arkadaşlara, bana müsaade az şımarmam lazım.









13.3.09

İngiliz Kemalin Motosiklet Günlükleri

Geçenlerde antika bir motosiklet fotoğrafı ilişti gözüme, takıldım kaldım. Tam da bu aralar motosikleti kullananlar kimdir? Necidir? Neden motosiklet kullanırlar? Bu merakımı gideriyordum bu fotoğraf üstüne tuz biber oldu.

İşte size nereden nereye dedirtecek gerçek bir hikâye. Ne alaka demeyin Gaziantep’te bir müzede sergilenen bu antika motosiklet birçok tartışmalara neden olmuş Arabistanlı Lawrence’in 1913-1915 yıllarında Türkiye’de kullandığı Seri No:3 olan motosikletmiş. Enteresandır ki daha ilk benzinli motosiklet seri üretimi yapan Indian ve Harley-Davidson firmaları kurulmamıştı, fakat İngiliz gizli istihbaratı teknolojiyi yakinen takip ediyordu bu firmaları bekleyemezdi orta asya’yı karıştırmaları gerekiyordu işine yarayacak dönemin en gelişmiş icadını aradı buldu. Bu araç gaz yağı ve buharla çalışan motosikletti ve Lawrence'in hizmetine sundu. Aslında biraz bekleselerdi Nicolaus August Otto’nun çağı aydınlatacak bir düşünçesi vardı, otto çevirimli denilen içten yanmalı motorunu 1876 yılında keşfedecek ve Alman Gottlieb Daimler beraber bu motoru kullanarak ilk benzinli motosikleti 1885 yılında yapacaklardı. Konu dışı olsa da eklemekte fayda var bu gelişimlere paralel olarak günümüz ilk içten yanmalı benzinli arabaları da yapılmıştı. Yani lafı fazla uzatmadan demek istediğim memleketimizin gördüğü bu gaz yağı ve buharla çalışan motosiklet bu gün kullandığımız motosikletlerin atalarından biridir. Belki de bu nedenle ülkemizde bu kadar çok eskiye dayanan bir motosiklet kullanımı vardır. Peki, bu Lawrence kimdi ve ne işi vardı bu memlekette?


Bu aslen İngiliz olan fakat Arabistanlı Lawrence adlıyla tanınan sahte kahraman bizim birçok tarihi eserimizi işte bu buharlı motosiklet ile çalmış, yalan olduğu ispatlanan çeşitli karalamalarda bulunmuş, en önemlisi de Omsalı İmparatorluğuna karşı Arap İsyanını başlatmış bir kişi. (Bu hikâye günümüzün siyaset meydanlarından ki bazı arap özentisi karakterleri de anımsatıyor bana aman tarih tekerrür etmez umarım.) Motosikletli isyancı pek hoş gelmiyor kulağa. Neyse konuyu değiştireyim bazı Alman kaynaklarında bu isyan on iki ciltlik bir rapor olarak yer almış fakat Lawrence’in bu raporda adı geçmemiş. Arapların zaten isyan edecekleri belliymiş Lawrence de bu isyana istihbarat açısından katkıda bulunmuş. Lawrence İngilizler için istihbarat ajanlığı yaptığı esnasında fazla hayalperest davranıp Bilgeliğin Yedi Işığı adındaki otobiyografik yapıtında çoğunlukla hayalle gerçeği birbirine karıştırmış, kendisinin gerilla savaşına katıldığını yazmış daha önce bölgede çalışan ajanların topladığı bilgileri de kendine mal etmiş.Bu kitabi Bernard Shaw edebi anlamda düzenlemiş muhakkak ki onunda bazı katkıları vardır dramatik kurguda. Aynı dönem Lawrence ile beraber çalışan haber muhabiri Lowell Tomhas bazı belge ve fotoğraflarla olayları abartarak savaştan sonra geziler düzenlemiş eserlerini tanıtmak için ve iyi paralara kazanmış. Bu çakma Arap uşağını efsaneleştirerek Arabistanlı Lawrence filminin yapılmasına temel oluşturmuş. Şimdi elim de bir imkân olsa bu konuyu bir film olarak tekrar işlerim. Mesela sağlam bir atıfta bulunarak İngiliz Kemal’in destansı motosiklet filmini yapabiliriz.

Bu bilgilerin kaynağını internetten edindiğim için bazı eksilikler olabilir, bu konuda paylaşımına ve eleştirilere açığım.

5.3.09

Motosiklet Beyni Zinde Tutuyor



Japonya’da yapılan araştırmaya göre, motosiklet kullanmak beyni zinde tutarak sağlıklı yaşlanmaya yardımcı oluyor

JAPONYA’DAKİ Tohoku Üniversitesi ile motosiklet üreticisi Yamaha tarafından yapılan araştırmaya göre, motosiklet kullanıcıları daha uyanık bir zihne ve güçlü bir hafızaya sahip oluyor.

Araştırmada, en az 10 yıldır motor kullanmayan, 40-50’li yaşlardaki eski motosiklet sürücüleri iki gruba ayrıldı. İlk gruptakiler iki ay boyunca motosiklet kullanırken, diğer grup bisiklet ya da otomobil kullandı. Motosiklet kullanan gruptakiler, bilişsel işlev testlerinde daha yüksek puanlar aldı. İkinci bir testte de, motosiklet kullananların sayı hatırlama testinde iki ay öncesine göre yüzde 50 oranında daha başarılı olduğu görüldü. Diğer gruptakilerde gerileme kaydedildi. Motosiklet kullanan denekler ayrıca, işte daha az hata yaptıklarını ve daha mutlu olduklarını söyledi. Bilim adamı Ryuta Kavaşima, “Sürekli tetikte olmayı gerektirdiği için motosiklet kullanmak sürücünün beynini aktif hale getiriyor. Motosiklet kullanmanın sağlıklı yaşlanmaya yardımcı olduğu sonucuna vardık” dedi.

21.2.09

Işık Dağı (Özel Gezi)

Işık dağı hiç hesapta olmayan bir geziydi, hatta yol yapmak aklımın ucundan bile geçmiyordu. Çok üşüdüm çok. Nisan’ın yirmi üçü. Gerçi acı patlıcanı kırağı çalmazmış ama bu kadarda abartmamak lazımmış. Fotoğraf yanıltmasın yerlerde değil sadece yol kenarların da biraz kar vardı, o fotoğraf önceki Nisanın yirmi üçünden kalma. “Ne derdiniz vardı bu havada?” demeyin, işte bu yaşanılır anlatılmaz. Yolumuz yüz-yüz on kilometre kadardı. Soğuk, yol yapmanın heyecanı ile umursamadığımız, görmezden gelmeye çalıştığımız hislerimizdendi. Zirve bin dokuz yüz elli metrede tabi ben o kadarını istesem de çıkamadım. Barış ve Ahmet amaçlarına ulaştılar, Barış hoca için bu zaten çocuk oyuncağı yüzlerce kez tırmanmıştır fakat motorla ilk oldu. Umarım yakın zamanda yeni motoruna kavuşunca farklı zirve yazılarını da onun kaleminden takip ederiz. Biz Kızılcahamam tarafından gittik dağın diğer yanı Çankırı Çerkeş'e doğru uzanıyor.


Eh Lunatik Ahmet hep senin başının altından çıkar zaten böyle işler. Neyse sabah iş yerine uğramam gerekti apar topar çıktım evden lahana gibi giyinemedik anlayacağınız, korumalar her zaman olduğu gibi eksiksiz. Şirketten çıkıyorum öğle üzeri gezinin üç numarası Bilgehan ve Lunatik Ahmet aradı: “motorlara bakım yapacağız gel” dedi. Biz zaten ya yoldayızdır ya tamirle uğraşırız. Barış tam bu anda aranıp düşürüldü tuzağa tarafımdan fakat henüz benimde haberim yoktu olacaklardan. Önce yağ değişimlerini hallettik ardından patladı bomba lunatik: “ben kampa gidiyorum Işık Dağı’na sizde gelin akşama dönersiniz”. Gülsem mi ağlasam mı şaşıp kaldık ne diyeceğiz. Etme eyleme ne kampı bu mevsimde derken kandıramadık adam takmış kafasına gidecek, geceden bitirmiş hazırlıkları toplamış pılı pırtıyı, yazlık bir çadır, lamba, yatak, tas-tabak. Sanırım bu malzeme bir kenarda hep gözünün içine bakıyor gidilim(?) bir yerlere diye, hatta boş zamanlarında sürekli onlarla uğraşıyor. Ben gizliden gizliye biraz tedirginim, yok korkmuyorum, ne korkması ya hem yanımda adıyla sanıyla Dağcı Barış var. Adam her tarafını bilir o ormanların. Bilir bilmesine de içimde yankılanan bir ezgidir domdom kurşunu, orman lafı falan duyunca iyice depreşti… Hiçbir köyüm olmamıştı uzaklarda hani gitmesek de gelmesek de bizim olan türden. Büyük şehirlerin küçük varoşlarında büyüdük maalesef. Tabi ben korktuğumdan değil donacağımı bildiğimden çekindim. Pek bayıla bayıla olmasa da “Ben varım” dedim. Milletin gaza geleceği varmış nereden bilebilirdim. Ahmet Bey yine yırttın yalnız yol almaktan. Acaba ayılar, kurtlar-kuşlar hala kış uykusunda mıdır? Köy yollarında az kovalamadı çoban köpekleri biraz alışığız bu olaylara aslında, övünmek gibi olmasın hızlı yağlarım tabanları…



Barış KOÇAK

Ahmet ÖZCİVELEK

Mehmet Ali KOÇAS

Bilgehan OCALAN


Apar topar başlayan gün yine aynı hızıyla devam etti. Olanca it-kurt ısırığı ve soğuk korkusuna rağmen yol yapma arzusu kazandı, her zaman olduğu gibi. Düştük yollara saat üç sularında. O viraj senin bu viraj benim derken Çerkeş yol ayrımına ulaştık. Başladık tırmanmaya asıl sıkıntı buradan sonra, yağmur yağdı yağacak, havanın kararmasına da çok az kalmış, ufak bir sigara molası verip devam ediyoruz yola, ne demişler yolcu yolunda gerek. Hiç tahmin edemeyeceğimiz kadar güzel bir yol. Asfalt yeni yapılmış kaymak, virajlar da şımara şımara geldik yamaca.



Hepimizin aklından geçen soru acaba dağın neresine kadar çıkarız? Bizdeki tüm makineler (Cruiser ) yol motoru malum. Arabalar zaten nemli olan toprağı kalın lastik izleriyle tarlaya çevirmiş, paldır küldür çıkıyoruz tepeye doğru, ben bu çamurda bir dursam direk çukurdayım. Hava iyiden iyiye soğuyor fakat kimin umurunda her taraf yemyeşil çam ağaçlarıyla dolu tertemiz bir hava, soğuk ve heyecanımız dinç tutuyor hepimizi. Etraftaki piknik yapan mangal yakanları gördükçe karnımız zil çalmaya başlıyor. Bizimkilerin durmaya hiç niyetleri yok, çıkabildiğimiz kadar çıkacağız anlaşılan. Ben biraz geride kaldım, bir de kaybolma korkusu çıktı başıma asıldım gaza. Allahtan Bilgehan her sapak başında beklemişte kurtardı sağ olsun. Tepeye kadar ben değil ama onlar çıktı ve kamp kurmak için geri döndüler.



Eh gözün aydın Ahmet Efendi. Onlar çadırı mevzilendirirken ki adettir ilk önce çadır kurulur hava iyice kararmadan. Bizde Bilgehan’la kamp ateşini yakıyoruz ki gitmeden biraz ısınalım.Bu Ahmet Bey var ya bir yemek yapar parmaklarını yersin vallaha. Bizi aç aç yollamaya kıyamadı hemen bir şeyler hazırlamaya koyulu verdi. Teğ Amerikalardan getirdiği ocağı ve sefer tasları ile harika ötesi bir yemek yapıp doyurdu bizi.


Kamp ateşini iyice abarttık bu arada bizden sonra donmasın, ayılar kurtlar uzak dursun diye hem de giderayak iyice ısınmış olduk. Barış doğal hayatta yaşam deneyimlerini Ahmet efendiyle, zoraki olarak da Bilgehan ve benimle uzun uzun paylaşırken bende bir yandan Bilgehan’ın usta fotoğrafçılığından ipuçları kopartıyordum.


Ne yazıktır ki yanımızda adam gibi fotoğraf makinemiz yoktu bunu rağmen güzel anılar dondurduk zamanda.

Bazen de hoş olmayan anılarımız, kayıplarımız vardır.

Mesela bir motosiklet grubu geçerken çevrede bazı kişilerarasında yapılan basmakalıp uydurmalar vardır: “Ne guzel alet bunlar ya, amma da havalı. Nasıl gidiyor arkadaş ahlım ermiyor vallaha…” diye lafı açar biri, diğeri “Guzel guzelde, ahıllı adam işi deel bu hastalıh hemşerim. Bizim orda bi dohtor vardı böyle,dağ bayır dolanırdı, torpağı bol olsun komyonun altında kaldı sonunda.” Ve benzeri şekillerde uzar gider. Onlar için hastalık, bizim için aşk. Onlara göre hava atmak için afilli bir şey, delilik, serserilik. Bize göre kışın donduğumuz yazın yandığımız özgürlüğümüz –bunun neresi hava atmaksa- onlar da sanıyor ki kendi hayatımıza kastımız var; kamyon, araba gördüğümüzde dayanamayıp atlıyoruz altına; şarampollerden uçup, bariyerlerde bir yerlerimizi doğrayacak kadar sadistiz. Biz sonumuzu kendimiz hazırlıyoruz, tek suçlu hep motorcular. Nasıl gider, nasıl dururuz görmezden gelindiğimizi de bilmezler. Akıllarının ermemesi boşuna değil. Bırakın trafikte yer edinmeyi, hayatta kalmak için mücadele veriyoruz. Bazılarımız ekmek parası kazanıyor iki tekerlek ile koltukta. Bir evimiz, ailemiz, bedeller ödeyerek kurduğumuz arkadaşlıklarımız var. Bizim için tüm farklılıklarımızın aksine güzel bir dostluğun kurulmasında -ki temel etken bir yolu paylaşmaktır- bu bahaneyi ve ona araç olan motosikletimizi seviyoruz, hatta ona aşığız.




Bu fotoğraftaki de benim aşkım.

Eve dönüş yolu karanlığa kaldı yine güle oynaya Anakara girişinde vedalaştık: Evli evine köylü köyüne…

Bu güzel günü çocuk bayramından gençlik bayramına dönüştürdük.


Yoldaşlarıma sonsuz teşekkürler.




to be continued