Follow by Email

4.9.09

kitap


En çok da bu sayfanın adı soruluyor, 'nedir bu Kitapları Yakın' diye. Yıllar önce okuduğum bir öyküden kalmıştı aklımda. Darbe olduğunda öyküdeki çocukla aynı yaştaydık hemen hemen ve benzer şeyleri yaşamıştık. (Zaten öyküyü okuyunca her şey size de tanıdık gelecektir.) Öyküdeki babanın oğlunu kurtarmak için aklına ilk gelen şeyin 'Kitapları yakın' olması, o günleri ve sonrasını da özetliyordu bana göre. Buyrun öyküye...

El kadar çocuktum. (Annem öyle derdi, her kabahatim affedilirdi.)
Üç abimin de evde olmadığı günler vardı. Babama hiçbir şey sormazdı annem. Ağlardı. Sadece ağlardı, ağabeylerimin yokluğuna. Annemin gözyaşlarıyla konuşurdu babam.
“Bildiri dağıtırken yakalanmışlar. Gözaltındaymışlar.”
İyi, derdim. Bir göz onları koruyor, kaybolmadılar. Yarın birgün çıkıp gelirler.
Beklerdim...
Okulda.
Sokakta.
Yağan karda. Yağmurda.
Arkadaşlarımla oynadığımız oyunların ortasında. Yardımsız kalmış ödevlerimin zorluğunda.
Hiçbir şey anlamadan sadece şöyle bir baktığım kitaplarının sayfalarında.
Beklerdim...
Beklerdik... Gün boyu ağlayıp duran annemin suskunluğunda. Annemin, Allahtan sonra güvendiğim sensin, diye dualar mırıldandığı Kıbrıs haritası üzerinde ellerinde silahlarıyla koşuşturan askerlerin arasında gülümseyen Ecevit’in mavi gömleğinde. Yoksulluğumuzu unutturan teneke sobanın sıcağında. Yollarda. Akşam eve yorgun argın dönen babamın gözlerinde, dudaklarında. Beklerdik...
El kadar çocuktum. Sabahın köründe bir telaş.
“Kitapları yakın” diyor babam. “Girdikleri her evi didik didik arıyorlarmış.”
Aşağı mahallede oturan öğretmenle oğlunu kitapları yüzünden götürdüklerini söylüyor.
“Siz giderseniz bir daha bulamam” diyor, söz dinlemez üç deli yüreğe. “Gözümün köküsünüz. Bu bir rüzgâr, kimse duramaz önünde. Kayayı toz eden... Siz daha bebeksiniz, neler gördük biz. Kitaplarınızı yeniden alırsınız, ama ben sizi bir kaybedersem bir daha bulamam. Duvarları yazarken yakalandığımız gibi değil bu. Bildiriden gözaltına alınmanız gibi hiç değil.”
Ömer’i de götürmüşler. Garson Mustafa’yı. Bakkal Hasan amcanın damadı Metin’i...
Sekiz köşeli şapkasının siperine değiyor kaşları.
Askerliğini Gelibolu’da yapmasıyla gurur duyan Atatürk kaşlı babam.
Hiç değilse çocukların hayatı kurtulur diyerek iki inek, dört koyun, bir eşeği satıp şehre göçmüş babam.
Yazları el arabasıyla hamallık, kışları inşaat işçisi.
“Yok ki bir tanıdık şu hastaneye paspasçı olarak aldırsın” ya da “Bir adamını bulsak da şu okula hademe olarak girsem” diye ömür çürütmüş babam.
“Şu yaşıma geldim, anladım ki Allah da sevmiyormuş yoksulları”, dedikçe, tövbe etmesi için annem tarafından azarlanan babam.
El kadar çocuktum. Ateşi küllenmemişti banyo sobasında yanan kitapların. Şapkasını saygıyla çıkarmıştı, bir dudağı yerde bir dudağı gökte komutanın karşısında esas duruştaydı babam.
Üç asker evin altını üstüne getiriyordu. Kaybettikleri bir şeyi arıyorlardı. Bize ne zaman gelmişlerse artık. İçimden güldüm.
“Siz de şöyle geçin” diye gürledi annemle bana. Korktum, içimden gülmemi mi duymuştu? Elindeki nüfus cüzdanlarımızı dizine vurdu. Pat. Pat. Pat.
Babam, annem, üç abim ve el kadar ben.
“Esas duruşu bilmiyon mu teyze?” dedi, şapkası tavana değerken.
Usulca dokundu babam. Evi dolduran korkuyu yararak yanlarına düştü annemin kolları.
“Bilmez beyim.” Sırayı bozup yarım adım öne çıktı. Bizi arkasına saklamak ister gibi. Ne yapacaksanız bana yapın, der gibi. “Nereden bilsin. Köylü kadın. Ben de Gelibolu’da öğrendim. O zaman üç yıldı...”
Sözünü bitiremedi babam.
“Beyim yok bundan böyle. Komutanım diyeceksin, komutanım.”
Biri yerde, biri gökteki dudaklarının arasından çıkan alev yüzümüzü, gözümüzü, elbiselerimizi, çoğu eskiciden alınmış ya da çöpe atmak yerine hamal babama verilmiş eşyaları yakıp geçti.
“Komutanım var artık.”
Nüfus cüzdanlarımız; pat, pat.
En büyük abimin gözleri, bir delinin gözleriydi.
Esas duruşumu bozup annemin yanına geçtim usulca.
Gözleri üzerimdeydi. Üç adım arkasında, silahlarını çapraz tutmuş askerlerin de.
Elindeki kitabı göstererek, “Bundan başka bir şey yok komutanım” dedi odadan çıkan askerlerden biri.
Anneme sarılıp gözlerimi kapattım.
Nüfus cüzdanlarımız odadan çıkan askerin, kitap komutanın elindeydi gözlerimi açtığımda.
“Kimin bu kitap?” Gözler, en büyük abimin deli gözbebeklerinde.
Kitaba baktım. Goriot Baba.
“Benim.”
Sesli mi söylemiştim içimden mi bilmiyorum.
“Benim komutanım. Öğretmenimiz, yaz tatilinde okuyun, diye ödev vermişti.”
“Komünist mi öğretmenin?”
“Yok. Ali Topçu.”
“Senin adın ne?” Soru bana değildi. Deligözbebeklerine.
“Gani.”
“Gani” dedi belli belirsiz bir sesle. “Anlamı ne?”
“Allahın adlarından” dedi babam.
Evi dolduran korku cisimleşmişti.
Askerler, babam, annem, üç abim ve ben, bedenimizi saran korkudan korkuyorduk. En çok da ben...
“Sen bizimle geliyorsun Gani Baba.”
Asker, abimin nüfus cüzdanını alıp diğerlerini babama uzattı.
Komutan. Goriot Baba.
İki asker.
Gani abim.
Üç asker.
Çıkıp gittiler.
El kadar çocuktum. Kabahatim büyüktü. Okurum diye mi almıştım, yoksa kapağındaki resmi mi sevmiştim? Goriot Baba’yı ders kitaplarımın arasında unutmuştum.
Ağladım.
Annemin göğsüne yaslayıp başımı ağladım.
Ağladık.
“Üzülme” dedi babam. “O kitabı bulmasalardı da götüreceklerdi abini.”
On dört ay.
Tek bir haber çıkmadı abimden.
Hangi kapıyı çaldıysa “Burada öyle biri yok” dediler babama. Bir başka kapı. Bir başkası...
Kovdular.
Küfrettiler.
Bıyığındaki ve parmaklarındaki tütün sarısı her gün biraz daha koyulaştı.
“Umut” dedi her sabah evden çıkarken. “Ya umut.”
Kimi gün annem de peşine düştü babamın dilinden düşürmediği umudun.
Giderken.
Önde; Sekiz köşe şapka. Şapkayı yalayıp göğe savrulan sigara dumanı. Eski ceket. Ceketten de eski pantolon. Ankara lastiği.
Arkada; Örme kazak. Çiçekli şalvar. Ankara lastiği.
Dönerken.
İki hüzün.
İlk altı ay hiç durmadan ağladı annem.
Duvarlarla konuştu. Eşyalarla. Duvarlar biraz daha eskidi. Eşyalar da.
Sokaklara taştı annem.
Evlerle konuştu. Yollarla. Ağaçlar. Kuşlar. Bulutlarla.
Çıt çıkmadı hiç birinden.
Bir tek kâbuslar yanıt verdi sorusuna. Karanlığın derinliğinden metal bir fısıltıyla konuştu kâbuslar: Oğlun öldü. Öldürdüler oğlunu. Unut artık.
El kadar çocuktum. Bütün bunların sorumlusu bendim. Suçluydum. Suçun büyüğü bendeydi. Birazı da Goriot Baba’da.
Misket de oynamıyordum, boş arsada top da.
Duvar diplerine çöküp içimdeki yılanların ölmesini bekledim. Dizlerimin titremesinin geçmesini.
‘Tazı’, demiyordu arkadaşlarım artık. Yeni bir lakap bulmuşlardı: ‘Sessiz’.
El kadar çocuktum.
On dört ay sonra. Bir sabah. Daha güneş doğmamışken. Çıkıp geldi Gani abim.
El kadardı.

Radikal'in kitap dergisinin ekinde alıntı yapılmıştır.

Kaynak DERVİŞ ŞENTEKİN

1 yorum:

Kara Kalem dedi ki...

Sevgili arkadaşım sayfamdaki 33 0kul 3003 öğrenci kampanyasının logosunu sayfanıza taşıyarak sizinde desteğinizi rica ediyorum.

Saygılarımla

Ahmet